Mart gece yarısı… Her hafta olduğu gibi, yıllardır sürdürdüğü ‘İbo Show’ programını tamamlayıp evine dönecekti. Beyaz TV binasından, önce danışmanı Buket Çakıcı, ardından o çıktı. Arabasına bineceği esnada hayranı olduğunu söyleyen iki kişi ünlü türkücünün yolunu kesip fotoğraf çektirmek istedi. Hayranlarını kırmadı, fotoğraf çekildikten sonra arabasının ön koltuğuna oturdu. Hayranları onunla fotoğraf çektirmenin sevinciyle mi yoksa bir yerlere mesaj göndermek maksadıyla mı bilinmez, çığlık atmaya başladı. Ve yaklaşık 15 saniye sonra o çığlıkların arasına silah sesleri karıştı. Gri renkli bir araç tarafından önü kesilen otomobile kalaşnikof ile 11 el ateş edildi. Kurşunların 4’ü araca isabet etti. Olayda Buket Çakıcı boynundan, o ise kafasından ağır yaralandı.
Saldırıya uğradığı günden bu yana hiç şüphesiz, haftanın en çok konuşulan ismiydi İbrahim Tatlıses. Japonya’daki tsunaminin ardından ‘nükleer felaketi’ bile geçip gündemin ana maddesine o oturmuştu. Sendai’den ajanslara düşen fotoğraflar bir yana, İbo’nun vurulma anına dair görüntüler daha çok konuşuluyordu Türkiye’de. Sadece Türkiye’de mi? Ortadoğu’da, Balkanlarda, Avrupa’da…
Doktorlar hayati riskin yüzde 80’lerde olduğunu söylediği ilk günlerde dua siteleri bile kurulmuştu sanatçı için. Ekranlardaki tartışma programları da ona ayırmıştı yerini. Kimi bir fenomen olduğundan, kimi Türkiye mozaiğindeki yerinden bahsediyordu. Zirvede geçen 35 yılını özetliyordu her biri. Ancak unutulan, es geçilen bir yanı vardı Tatlıses’in. O, tezatların, aykırılıkların, farklılıkların ‘imparatoruydu’ bir yerde. Hep ‘gül’ atmaktan bahsederken ‘kurşunlar’ eksik olmamıştı hayatında. ‘Cennet anaların ayaklarının altında’ deyip kadını yüceltirken, ‘Onlar bizim başımızın tacı’ deyip kadını zirveye oturturken, eşlerinin, sevgililerinin ayağına kurşun sıktıran, onlara şiddet uygulayan bir portre çiziyordu aynı zamanda. ‘Birilerinin ekmeğiyle oynamayacaksın’ derken, Mahsun Kırmızıgül ve İzzet Yıldızhan gibi aynı yörenin şarkıcıları ekmekleriyle oynandığını ima ediyorlardı. ‘Sanatın, sanatçının siyaseti olmaz’ dese de her daim göz kırpmıştı siyasete.
Kurşunlarla anılıyor, kadına şiddet uyguluyor, aldatıyor, içki ve kumar hayatında yer ediyor, mafyayla ilişkileri sorgulanıyor, PKK’ya yardım ettiği söyleniyor, bir o kadar duygusal, bir o kadar saldırgan... Ancak ne gariptir ki bu ilginç portre halk tarafından her daim sevilmeye devam ediyordu. Muhafazakârlığıyla bilinen peygamberler diyarı Urfa bile sırtını hiçbir zaman dönmedi hemşehrisine. En kötü krizden bile halkın dostluğuyla çıkmayı başaran Tatlıses, hiç alaşağı edilmedi toplumda. Her vukuattan sonra, cezalandırılmak veya kınanmak şöyle dursun, daha çok itibar gördü. Ne programlarındaki reytingleri düştü ne de kaset satışları... Açıkçası bu yönüyle bir muammaydı İbrahim Tatlıses. Dedik ya, o tezatların imparatoruydu.
Bu kadar farklı bir portre çizen kimse yoktu aslında sanat camiasında. Plakçı Şahin Özer’in deyimiyle ‘Gülerken ağlayan, ağlarken gülen, bir de bakmışsın sinirleniveren koca yürekli bir adamdı.’ Onu bu denli sevdiren de farklılıklarla dolu hayat hikâyesiydi elbette. Monoton bir hayat sergilemedi hiçbir zaman. 35 yıllık sanat hayatında hep zirvede kalmıştı. Onunla aynı kulvarda yarışan Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur gibi isimler bir kenara çekilip ara sıra yüzünü gösterse de o hep var olmuştu ekranlarda.
Sadece şarkıları ve sesi değildi onu diğerlerinden farklı kılan. Türkiye’nin en büyük sesi, şarkıcılığının yanına birçok işi de sığdıran bir iş adamı portresi çiziyordu. Çiğköfteci, lahmacuncu, otelci, otobüsçü, kuyumcu, inşaatçı, radyocu, televizyoncu, tekstilci, turizmci ve daha neler neler... Ancak ‘bir koltuğa iki karpuz sığmaz’ sözü belki de en çok onun için geçerliydi. Girdiği işlerinin çoğunda başarısız olmuştu. Hep iyi niyetinden kaybettiğini söylese de hırslarına da engel olamamıştı. “Şimdiki aklım olsa bunca işe girmez, başımı ağrıtmazdım.” dese de yine yeni bir işle ekranlarda boy göstermekten kendini alamamıştı. Ve son olarak Irak’ta bir inşaat işiyle gündeme gelmişti Tatlıses. Milliyet yazarı Serpil Yılmaz’ın ‘büyük balık’ olarak nitelendirdiği bu iş, başını biraz ağrıtacaktı. Nitekim Tatlıses’e sıkılan kurşunların kalaşnikoftan çıkmış olması gözleri Irak’a çevirecekti.
İbrahim Tatlıses’e sıkılan kurşunlar gösterdi ki ‘Ayağına kundura’yı giydiğinden bu yana herkese kısacık da olsa uğramıştı. Biraz ona, biraz buna benzeyen bir Türkiye fotoğrafıydı aslında. Haber bültenlerinde, gazete manşetlerinde bu denli yer bulması da bu yüzdendi. Tatlıses, sevelim veya sevmeyelim, Türkiye’nin en çok tartışılan, en çok kızılan, en çok konuşulan, en çok sevilen ya da nefret edilen popüler kültürün en önemli sanatçısıydı. Ancak bir ‘barak’ okuduğunda ya da ‘Yalnızım Dostlarım’ dediğinde sosyetesinden taşralısına kadar ‘Zülfiyare’ dokunan bir sesti o.
BABASI ARAP, ANNESİ KÜRT
Arap kökenli yoksul bir ciğer kebapçısı Ahmet Tatlı ve Kürt kökenli Leyla Hanım’ın oğluydu İbrahim. Doğduğu günü bilmiyordu. Hep merak ediyordu; ama annesinin cevabı ‘kar yağarken’den öte gitmiyordu. 1952 doğumluydu nüfusa göre. Urfa topraklarının en bereketli, en mübarek ismi diye babası vermişti ona ‘İbrahim’ ismini. Şöhret basamaklarını tırmanmaya başladığında Urfa’da bir mağarada doğduğunu söyleyecek kadar cesurdu. Ve bunu hiçbir zaman ‘ar’ etmeyecek kadar da kendisiyle barışık... 10 yaşına kadar kardeşleriyle birlikte hiç okula gitmedi İbo. Niye okumadığını soranlara içinde önemli bir mesajı da barındıran “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık!” diyecekti. Diğer kardeşleri gibi o da okul yerine ya inşaatların ya pazarların yolunu tuttu. Bir bakmışsın su satıyor bir bakmışsın mala sallıyordu.
Her Urfalı gibi o da türkülerle büyüdü. Sesinin yanık olduğunu düşününler düğünlerine, sıra gecelerine çağırmaya başladı onu. Hatta o günlerde turne için Diyarbakır’da bulunan gazeteci Savaş Ay’ın babası Turan ve annesi Şükran Ay, bu genci ilk keşfedenlerdendi. 18 yaşından itibaren artık çoğu düğünün olmazsa olmazıydı İbrahim Tatlı. Düğün salonlarında, sıra gecelerinde adı anons edildikçe, o, ismini plaklara yazdırmak için İstanbul’un yolunu tuttu. İlk gittiği yer Urfalılar Derneği’ydi. Kapıcılık, amelelik ne olsa yapacaktı. İstanbul o gün çok büyüktü gözünde. Ancak o, bir gün gelecek, kafa tutacaktı bu kente. Film repliklerinden birinde kullandığı şu ifadeyi her fırsatta dile getirir olmuştu: “Çok büyüksün İstanbul... Kim bilir kimleri yuttun? Ama beni yutamayacaksın. Bir gün o kadar büyüyeceğim ki sen bile bana dar geleceksin. Hatta bir gün gelecek, bana ‘İbo’ diyemeyeceksin, ‘İbrahim Bey’ diye sesleneceksin.”
Bunun yolu şöhretten geçiyordu elbette. İnşaatta sesini duyururcasına çığlık çığlığa söyledi türkülerini. Ve sonunda keşfedildi. Artık o, mağarada doğan, Urfalı ciğer kebapçısının oğlu İbrahim Tatlı değil, İbrahim Tatlıses’ti.
1974’te ‘Ayağında Kundura’ türküsüyle parladı. Türkü kulaktan kulağa yayılınca önce Ankara Radyosu’na, sonra da bir yılbaşı gecesi televizyona çıktı. Dönemin en prestijli, şöhret yuvası etkinliği İzmir Fuarı’ndan teklif aldı. Yoksulların, ezilmişlerin sesi olarak başladığı profesyonel hayatında ezen, kıran, döven, gerçek bir muktedire dönüşmesindeyse herhâlde akademik tezleri bile zorlayan alt metinler vardı.
O konser senin bu konser benim koşturdu İbo. Memleketi Urfa, Yılmaz Güney’in ardından yeni bir isim daha çıkarmıştı. Ve o da hemşehrisi gibi sinemaya adım atarak devam etti yolculuğa. Ancak o, diğer türkücü, arabeskçi ağabeyleri gibi bununla yetinmeyecek, hem oynayacak hem yönetecek hem de senaryosunu yazacaktı filmlerinin.
Türkiye, 1980’lerde arabeske doğru savrulurken o da kapıldı bu furyaya. 1988’de eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal, “Müzik listelerinde en çok Emrah ve Tatlıses satıyor. Bence radyo ve televizyonlarda da arabesk çalınmasının hiçbir mahzuru yok.” deyince, kaset satışları patladı. Arabeske kapalı tutulan TRT kapıları 1989’da bir yılbaşı gecesi Tatlıses’e açıldı. Şöhret kapıları açıldıkça artık o yanık sesli türkücü İbo’nun yerine, sahnede gömleğini çıkaran, çorabını fırlatan, ismi dayakla ve kadınlarla anılan bir arabeskçi gelmişti.
KADIN-ALDATMA-ŞİDDET
Sesinin gücü dünyada kabul görecek düzeydeydi, işin uzmanları dahi böyle söylüyordu. Kimilerine göre dünyanın en önemli tenorlarındandı. Ancak Türkiye’deki entelektüeller kıro, maço diye dudak bükmüştü ona. Sesinin hayranlarından biri olan Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, onu entelektüellerden korumak adına bir fantezisini yıllar önce şöyle dile getirmişti: “Şöyle bir fantezim var. Ben söz yazayım, Tatlıses söylesin. Ciddiyim bu konuda. Söyleyen İbrahim Tatlıses, güfte Orhan Pamuk. Neden olmasın? O, Türkiye’nin en büyük sesi.”
Tatlıses, ilk evliliğini Urfa’da yaşayan Adalet Durak’la yaptı. Severek evlenmişti Adalet Hanım’la. ‘Ben şark çocuğuyum, benim geleneklerim değişmez’ dese de Tatlıses’in ismi başka kadınlarla gündeme geldi. Üç çocuğunun annesi Adalet Hanım’la evliyken, sinema sanatçısı Perihan Savaş’la anıldı. İkilinin oynadığı ‘Kara Yazma’ filmiyle başlayan aşkları, tartışmalı bir şekilde noktalandı. Ağustos 1984 tarihli gazetelerdeki bir fotoğraf ve haber, Tatlıses’in kadına bakış açısının en önemli belgesiydi: “İbrahim Tatlıses tarafından kaçırıldıktan sonra 7 saat boyunca dövüldüğünü ileri süren film oyuncusu Perihan Savaş, savcılığa başvurarak Tatlıses’in ruh hastası olduğunu söyledi ve tutuklanmasını istedi. Savaş’ın gözünün morarmış, sol kaşının da patlamış olduğu görüldü. Tatlıses poliste, ‘Savaş, çocuğumun annesidir. Sağda solda dolaşmasını bir erkek olarak gururuma yediremedim’ dedi.”
Ne var ki kadına şiddet uygulayan ‘adamı’ kimse sevgisizlikle imtihan etmedi. Hatta dayak olayının ardından Tatlıses, birçok kadın hayranının ‘Bizi de döv İbo!’ dediğini açıkladı.
Hayatının her döneminde hem kadın hayranları hem de ‘kadınları’ oldu. Perihan Savaş’la yaşadığı dayak olayının ardından geride Melek Zübeyde isimli bir kız çocuğu kaldı. Hülya Avşar’la anıldı. 1983’te ‘Günah’ filmini çekerken tanıştığı Derya Tuna’yla ilişkisiyse çok daha uzun süren, araya pek çok başka kadının sıkıştığı, içinden silahın, şaibelerin geçtiği, bir de İdo adlı oğlunun doğduğu uzun bir aşktı.
İŞ ADAMI TATLISES!
Kısa bir süre sonra sanatçılığının yanına yatırımcılığını da ekledi Tatlıses. Film, plak şirketi, radyo işletmeciliği derken artık Tatlıses adı bir markaydı. İlk girişimlerinden biri Nişantaşı’ndaydı: Acılı dondurma ve hamburger! Ancak bu sentez tutmadı. Yerine Tatlıses lahmacunu çıkardı. Arkası geldi; benzin istasyonları, çiğköfte zincirleri, otobüs şirketi, radyo istasyonları, otelcilik… Müzikte olduğu kadar başarılı olamadı iş hayatında. Dikiş tutturamadığı, bunca işe el atmasından aşikârdı. Son olarak Iraklı iş adamı ortağıyla inşaat projesi işine girdi. Ancak her zaman olduğu gibi bu işte de pürüzler vardı. Bir röportajında dile getirdiği şu cümleler iş yaşantısının özeleştirisiydi: “Benim en iyi yaptığım iş müzik. Her şey için eleştirebilirler beni. Ama benim sesimi, müziğimi eleştiremezler.”
Siyasete de yeşil ışık yakan Tatlıses, bir dönem Uzanlarla politikaya girdi. Bu seçimlerde de ya AK Parti’den ya da bağımsız olarak Meclis’e girmeyi istiyordu.
SALDIRI HASIMDAN GELDİ
Geçen hafta ünlü türkücüye düzenlenen silahlı saldırı sonrası havada uçuşan senaryolardan biri de Tatlıses’in Kuzey Irak’ta dâhil olduğu işiyle ilgiliydi. Ortağıyla ters düştüğü, ortağının kendisini vurdurduğu iddia ediliyordu. Bu iddialar gazetelere yansıyınca Tatlıses’in ortağı Rojdi Sait “Bütün servetimi İbrahim’in sağlığı için harcayabilirim.” açıklaması yaptı. Ortaya atılan diğer bir iddia ise aralarında alacak verecek meselesinden dolayı adı Sauna Çetesi ile gündeme gelen Kasım Zengin’in saldırının faili olduğu yönündeydi. Ancak Zengin de kendi internet sitesinden yaptığı açıklamada silahlı saldırıyı kınadı ve ben yapmadım dedi. Bir başka iddia da Tatlıses’in yeğeni Fevzi Tatlı hakkındaydı. 1996’da Şanlıurfa’da ünlü türkücüyle tartışan bir kişiyi öldüren Fevzi Tatlı, cezaevine girmişti. Cezaevinden çıktıktan sonra, ‘Ben senin yerine hapis yattım’ diyerek Tatlıses’ten para istediği ileri sürüldü. Saldırıyı da husumetin giderek artması üzerine bir çetenin yardımıyla yaptığı iddia edildi.
Senaryolar ve şaşırtmacalar havada uçuşurken, İstanbul Asayiş ve Organize polisi ‘Kim yapmış olabilir?’ sorusunun cevabını aradı. Eski dosyalar açıldı, şüpheliler listesi alt alta dizildi. Ve polis bir isim üzerinde yoğunlaştı: Abdullah Uçmak… Kamuoyunda organizatör ve müzik yapımcısı Hasan Bora’nın adamı olarak bilinen Uçmak, 1998’de Tatlıses’i öldürmek istemişti. Uçmak ile Tatlıses arasındaki husumet uzun yıllara dayanıyordu. 1998’de Tatlıses’in aracına pompalı tüfekle saldırmak suçundan yargılanan Uçmak ve iki adamı, Tatlıses’in kendilerini affetmesi sayesinde tahliye edilmişlerdi. Uçmak ve Tatlıses barış yemeği yemişti. Uçmak, 2002’de yine kalaşnikoflarla yakalanarak Tatlıses’e silahlı saldırı düzenleyeceği iddiasıyla gözaltına alınmıştı. Uçmak’ın geçen eylülde cezaevinden çıktığı belirlendi. Gözaltına alınan kişiler, Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde sorguya alındı.
Görünen o ki nefretle veya sevgiyle anılan o ses, bir olaydan daha ‘kahraman’ olarak çıkmayı başardı. Kim bilir, sesi o kadar güçlüydü ki Türk halkının hiç de hazzetmediği onca vukuatlarını bile örtmeye yetiyordu! Aslında sorulması gereken, artık şarkı söyleyip söylemeyeceği ya da felç kalıp kalmayacağı değil, Türk halkının onu neden bu kadar sevdiği? İşte orası da Tatlıses’in hayatı gibi muamma…
AKSİYON DERGİSİNDEN ALINMIŞTIR.