uyegirisi
Berçenekli Mahzuni-1/YAZI DİZİSİ Yazdır e-Posta
(1 Vote)
Aşık Mahsun-i Şerif
yönetim tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 18 Mayıs 2011 11:23

mahsuni-1ÂŞIK MAHZUNÎ ŞERİF’İN HAYATI, EDEBÎ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ

 

1. HAYATI

 

Türk  Halk  Edebiyatı’nın  değerli  ozanı  Âşık  Mahzunî  Şerif,  17  Kasım 1939’da Kahramanmaraş’ın, Afşin Kazası’nın, Berçenek Köyü’nde doğdu. Asıl ismi Şeref Cırık olan

ozanımızın babası Zeynel Bey, annesi Döndü Hanım’dır. Ailesi Barginekli Ağuçhan Türkmenlerindendir.

 

Köyünde okul olmadığı için, Elbistan’ın Alembey Köyü’nde bulunan Hacı Lütfü  Efendi’nin  açtığı 

Hafızlık  Kur’an  kursuna  gönderilen  ozanımız,  köyünde ilkokul  açılması  üzerine  öğrenimine 

ailesinin  yanında  devam  etmiş  ve  normal süresinde tamamlamıştır. Âşık Mahzunî Şerif daha sonra

Mersin Astsubay Okulu’na gitmiş ve 1960 yılında Ankara Ordonat Tekniker Okulu’nu bitirmiştir. Saz

çalmayı

1955–1956   yıllarında   okuldayken   (amcası   Âşık   Fezâlî   (Behlül)   Baba’dan) öğrenmiştir.

Aynı yıllarda dayısının kızı Emine Hanım’la evli olan ozanımızın bu evliliğinden  bir  kızı 

olmuştur.  Annesinin  ve  babasının  ısrarıyla  imam  nikâhı  ile evlendiği  eşinden  yine  aynı 

yıllarda  ayrılmıştır.  Gitgide  kendini  sazına  veren ozanımız bir süre sonra askeri okuldan

ayrılmıştır.

 

Âşık Mahzunî Şerif 1961 yıllından itibaren plak ve kaset yapmaya başlamış ve yüzlerce çalışmaya imza atmıştır.Yurt içinde ve yurt dışında verdiği konserler ile çıkardığı plakları Nedeniyle, 1969 yılından itibaren hapislik dönemleri başlamıştır. Âşık Mahzunî Şerif; Yunus Emre, Şah Hatayî, Pir Sultan, Kul Himmet, Köroğlu, Karacaoğlan,

Dadaloğlu, Âşık Veysel gibi halk ozanlarımızın yanı sıra Nâzım Hikmet, Ahmet Arif, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin, Cahit Külebî gibi çağdaş şairlerimizden de etkilenmiştir. Geçmişinde yapılan zulüm ve adaletsizliğe kin beslememiş,   ‘yezit’ sözcüğünü yalnız Hz. Hüseyin’i şehit eden zalim için kullanmış ve hiçbir Sünnî dostuna ‘yezit’ yakıştırmasını reva görmemiştir. (Zaman 2000,41) Âşık Mahzunî Şerif üç kez evlenmiş (Emine, Suna, Fatma Hanımlar) ve bu evliliklerinden sekiz tane  çocuğu olmuştur. Hayatının son döneminde sağlık sorunları yaşayan Âşık Mahzunî Şerif, 17 Mayıs 2002’de Almanya’da Köln-Porz am Rhein Hastanesi’nde sabaha karşı saat 5 sıralarında vefat  etmiştir. 19 Mayıs 2002’de Nevşehir Hacıbektaş İlçesi’nde toprağa verilmiştir.

 

 

2. EDEBÎ KİŞİLİĞİ

        

Âşık   Mahzunî   Şerif   12   Ekim  1973’te   yapılan  bir  mülâkatta  edebî görüşlerini şöyle dile  getirmektedir: “Geçmişteki ozanları, bir bir inceledim. Kendime yol gösterici, eylem kılavuzu olarak seçtiğim Ozan  Pir Sultan Abdal oldu. Ses olarak da etkilendiğim  Davut  Sularî’dir. Toprak  çocuğuyuz,  toprağa  karşı  büyük özlemimiz vardır. Bunu da en iyi dile getiren Veysel Baba idi. Belirli bir derecede  onun da  etkisinde kaldım. Davut Sularî’den esinlendiğim sese, Âşık Veysel mülayimliğini kattım. Düşün felsefemi de yukarıda belirttiğim

gibi Pir Sultan Abdal’dan aldım… Ve şunu anladım. O güne kadar halk ozanlığı sürekli olarak istismar edilmişti. Halk şiir geleneği, gül, bülbül, çiçek edebiyatı ile uyutma perhizi olarak kullanılmıştı. İlk amacım bugüne kadar süre gelen bu kalıpları kırıp, yıkmak oldu. ”(Yağız 1999:12–13)

 

Âşık Mahzunî Şerif, karşılaştığı olayları koşullar ne olursa olsun hemen şiire 

dönüştürebilmektedir.  Şifahî  olarak  söylediği  şiirlerinin  yanında,  üzerinde düşünerek yazdığı şiirleri de vardır.

 

Ozanımız  halkın  müziğine  kendi  sözlerini  uygulayarak  ve  ufak  tefek düzeltmeler yaparak, eserlerini oluşturur.

 

Âşık Mahzunî Şerif, bir ozanın nasıl olması gerektiğini yine ‘Ozan’ isimli şiirinde şöyle dile getirir.Eller bağlamasın zalime karşı Sazından düşmesin sevginin marşı Demesinler bu ne perhiz ne turşu

Bildiğini doğru sermeli ozan (Çankaya 2002:101)

 

Âşık Mahzunî Şerif yaşadığı dönemin toplumsal sorunlarını, savaşları, sınıf ayrımcılığını kınayan,

barışı destekleyen, insan sevgisini her şeyin üstünde tutan, gericiliği  ve  yobazlığı  en  büyük 

tehlike  olarak  gören,  çağdaş  olanı  benimseyen, şiirleriyle  toplumu  ve  gençleri  uyaran, 

birlik  ve  beraberlik  çağrısında  bulunan, yüreğini sevgiyle halkına açan değerli bir ozandır.

 

Âşık Mahzunî Şerif hayatı boyunca cumhuriyetçi, lâik parlamenter yapının savunucusu olmuştur.

Atatürk sevgisi, geldiği ailede var olan Muhammed, Ali, Hacı Bektâş Veli ve On İki İmam’a

bağlılığıyla bütünleşir ve mısralarında vücud bulur.

 

Ozanımız, serbest şiir hakkındaki fikirlerini yazdığı ‘Niçin Serbest Şiir?’ (Şerif 1994:7–10)

isimli yazısında ve ‘Bir Şiirin Öyküsü’ (Şerif 2000:84) başlıklı şiirinde; serbest şiir tarzında

neden yazdığını uzun uzun anlatır. Özellikle, yazısında eski  tarz  şiir  geleneği  diye 

adlandırdığı  kâfiyeli  ve  ölçülü  şiir  ile  serbest  şiiri karşılaştırır. Ozanımıza göre serbest

şiir, şiir tarzının gelişmiş şeklidir.

 

 

3. HAKKINDA SÖYLENENLER

 

         AŞIK MAHZUNİ İÇİN NELER SÖYLEDİLER?

 

MAHSUNİ’NİN ANLAM HARİTASI ‘Ziya Özışık’


Mahzuni’nin yaşamı ve sanatı, yakın tarihimizdeki toplumsal değişimleri izleyebileceğimiz bir yol gibidir. 50’li yıllarda köyde başlayan çözülmenin kentte oluşturduğu birikimden doğan Mahzuni’nin müziği, eleştirel sanatı suskunluğa iten 12 Eylül koşullarına kadar popüler bir yaygınlık kazanmıştı. Mahzuni bu karanlık yıllara yanıtını, geleneğin içine kapanarak verdi. Mahzuni 12 Mart döneminde yaptıklarıyla mı hatırlanmalı sadece?..

Toplumsal değişim taleplerinin, öncesine nazaran had safhaya ulaştığı bir zaman aralığında ilk üretimlerini gerçekleştirdi Aşık Mahzunî. Çok küçük yaşta edindiği bağlama sevdası, kendi ifadesiyle, Davut Sulari'nin köye gelişiyle ‘ozan olma’ sevdasına dönüşmüştü. Sulari'nin Berçenek'e geldiği yıllar 1954-55 yıllarıydı.
Bu bakıma Mahzuni'den bu yana çizilebilecek, "anlam haritasını"1 Türkiye'de baş gösteren modernleşme sürecinin yansımalarıyla başlatmak doğru olacaktır.
40 yaşındaki Mahzunî türküsünün, Türkiye'nin bağımlılık ilişkilerinin gelişimi ile sınıflar mücadelesinin keskinleşmesiyle, göç-kentleşme gibi olguların yarattığı sosyal dönüşümlerle yaşıt olduğunu saptayarak tartışmaya başlamak durumundayız. Bütün bu süreç açısından bakıldığında; Mahzuni’nin, ozan geleneğini modernleşme ile birleştirdiğini söyleyebiliriz.
Mahzuni'nin anlam haritasının hatlarını belirginleştirirken, ilk aşamayı Mahzuni'nin plaklarının yayımlanmasıyla değil, türkülerin bestelendiği 1950-60 arası yılları baz alınarak analiz etmek gerekir. Nitekim 50'li yıllar Cumhuriyet sonrası en temel değişimlerin olduğu yıllardı. O zamana kadar "milletin efendisi" sayılan köylülüğün yoksul kesimlerine, Demokrat Parti'nin dışa bağımlılık temelinde ivmelendirdiği sanayileşmenin sopa ucu yavaş yavaş gösterilmeye başlanmıştı. On yıllardır toprak reformunu bekleyen köylü kendi beklentilerinin tümden tersinin şekillendiği bir süreci kaygıyla izliyordu. Yoksul köylü bu sürecinin faturasını en çok ödeyenlerdendi kuşkusuz. Kapitalist ilişkilerin köy içerisinde toprak ağalarını daha da güçlendirmesi sonucunda yoksul köylü, yaptığı işten ücret alan bir "tarım işçisi" haline geliyor ya da kendine yeter aile ekonomisinin çözülmesiyle, topraksızlaşmayla göç edip sanayileşmenin gelişmeye başladığı kentlerde "proleterleşme" yolunda ilk adımlarını atıyordu. Köylerde giderek yoğunlaşan bir yoksullaşma yaşanıyordu. Mahzuni'nin ilk eserlerinin aşk, inanç vs. dışında kalan sosyal içerikli olanlarının tümü bu durumu tanımlarken, 'bey'lere, ağalara, ya da Çankaya'ya yönelik bir muhalefetin ve şikayetin de ifadesi olmuştur.
"Bir çift öküz yeter mi? / Aha Mehmet emmi / Böyle baca tüter mi / Daha Mehmet Emmi / On çocuk arpa yiyor / Aha Mehmet emmi / Beyler bunu bilmiyor / Daha Mehmet emmi";  veya, "Bizim memleketten haber sorarsan / Kimi açtır kimi toktur efendim / Koltuğu bulanlar bizi unuttu / Arada sürünen çoktur efendim";  yine, "Seneler geçse de onmaz bu yara / Fakir fukaraya güneş kapkara / Devrin peygamberi kesildi para / Hastaları çiğ yer doktor efendim"; dizeleri bunlardan sadece birkaç tanesi.
Kapitalizmin dönemsel gelişimi açısından köyün/ köylünün/ tarımın sistem içinde konumlandırıldığı statü, bir önceki dönemin devamı biçiminde devam etse de, yeni olarak DP tarafından 1951'de çıkarılan Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu ve 1954'teki Sermaye Teşvik Kanunu, Petrol Kanunu ile biçimlenen özellikler de etkisini göstermeye başlamıştır. Bunun en somut örneği 1961-69 yılları arasında 27 Mayıs hükümetlerinin yabancı sermaye ile ilişkilerinde görülmekteydi. Söz konusu yıllar arasında IMF ile tam dokuz tane stand-by imzalanmıştır ki bunu DP bile becerememişti. 27 Mayıs'tan sonra, rejimin yaklaşımının özellikle ideolojik bakımdan farklılaştığını söyleyebiliriz. Bu dönemde, “Yedek Subay Öğretmenlik” uygulaması başlamış, kentli aydınların uzak köylere gönderilmesiyle etkili bir popülizm havası yaratılmış, özellikle edebiyat yapıtlarındaki köy teması, önceki dönemlere oranla artış göstermişti. Cumhuriyet’in Batılı medeniyetler seviyesine çıkma amacının, dışa bağımlılık ile birleştiği yıllarda “kendi halinde” gelişen köy romanı ve müziği, 27 Mayıs darbesinin ardından, konsept olarak ‘halkçı’ sanat yaratımları şeklinde tekrar gündeme gelmiştir. Darbenin amacı, resmi devlet ideolojisini, köylünün hayatını anlatan birtakım eserlerle köylünün gündemine sokmak, buradan da DP'nin yarattığı etkileri memleketin her köşesinden silip atmaktı. Bu girişim, kentli aydınlar arasında da “köylücülük, kır popülizmi” diyebileceğimiz bir eğilimin güçlenip yaygınlaşması gibi bir “yan etki” doğurdu. "Köy romanı 12 Mart'a kadar olan süre boyunca, radikal bir reformizm havası yaratılmak üzere seferber edilmiş bütün Kemalist propaganda malzemesi gibi, altın çağını yaşadı." Ancak gerek köy edebiyatçıları, gerekse de halk ozanları, 27 Mayıs projeleriyle kendilerine çizilen misyonun ötesine geçtiler: Bir bakıma, darbenin bu yöndeki emeli darbeciler için bir bumerang etkisi yaratmış oldu. Çünkü “köylüyü kazanma” amaçlı popülizmin rengini, ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu genel devrimci koşullar belirlemeye başladı.
Mahsuni için de bu yıllar içerik olarak 70'lere de damgasını vuracağı şekilde "altın yıllardı." Mahsuni'nin halkçılığı, “köyden gelen aydın”dan resmen beklenenin aksine, halkın bağımsızlık özlemini, yoksulluğa isyanını dillendirmişti. Örneğin. "Amerika katil", "Selam saldım Ankara'ya gitmedi / Merhamet kıl birisinden duy götür / Amerika bizden kurban istemiş / Kes başımı ciğerimden pay götür... Ah güzelim incinmesin Çankaya / Bizi toptan götür yatır bankaya / Her şeyimiz helal Amerika'ya / Toptan götür bizi yatır bankaya" gibi sözler Mahsuni tarafından, 1960'ların sonlarına doğru, ülkemiz üzerinde emperyal hayal kuranlar ve onların yerli işbirlikçilerine yönelik olarak söylenmişti.
Mahsuni'nin 1960'larda üretimini şekillendirdiği eserlerin halkçı, bağımsızlıkçı karakteri, 1970'lerde zirveye çıkmış olan toplumsal mücadelenin pratiğinde de kendine yer buldu.
Egemenler, Cumhuriyet'ten itibaren görmedikleri bir muhalefet ile karşı karşıya kalmışlardı bu yıllarda. İşçi sınıfı, demokratik ve ekonomik haklarını elde etmek için, yasak olmasına rağmen grevler gerçekleştiriyor, fabrika işgalleri düzenliyor; köylüler ağa ve devlet topraklarını işgal ediyor; öğrenciler, akademisyenler, öğretmenler, memurlar, anti-faşist, anti-emperyalist mücadelede saf tutuyor; kısacası ezilen yığınlar, artık ülkede söz sahibi olmak istiyordu. İlerici-devrimci yayın organları çıkmaya başlıyor, kültür sanat alanında bu gelişim kendini alabildiğine göstermeye başlıyordu. Aşık İhsani, Emekçi gibi halk ozanları ile beraber Mahsuni, gençlik ve gençliğin bir şekilde arkasına aldığı kırın ve kentin yoksul emekçilerinin mücadelesini hayli heyecanla karşılamıştı. Bu noktadan da kendine bu ilerici fikirleri yayma gibi misyonlar da üstlenmişti. Toplumun genelinde beliren ilerici ortakduyusal sıçrayışlar açısından Mahsuni'nin üstlendiği bu misyonu da bu dönemde yerine getirebildiğini özellikle vurgulamak gerekir. Mahsuni'nin bu dönemde gerçekleştirdiği konserlerin hemen hepsi emperyalizme haykırılan öfke platformlarına, eylemlere dönüşüyordu.
Burada, gelişimi anlayabilmek için, devrimci fikirlerin yaygınlaştığı bu ortamda yine bilinçli gelişmenin biraz ötesinde genelleşmiş düşünceler birliği olarak tanımlayabileceğimiz Gramschi'nin "ortak duyu" kavramını kullanabiliriz. Nitekim hem Mahsuni'nin hem de ondan etkilenen halk kesimlerinin emperyalizmi algılayışını da bu handikaplı durumla beraber ifade etmek zorunluluğu var. Çünkü türkülerinden de anlaşılacağı gibi Mahsuni'nin emperyalizmi tanımlayışı, kavramın derinliğine vakıf olmaktan uzaktır. Bu, “6. filo karşıtlığına” indirgenmiş bir Amerika karşıtlığı olarak karşımıza çıkıyor.
Egemenler, önceleri kaygıyla izledikleri gelişmelere 12 Mart'ta reflekslerini ortaya koyabildiler. Her kesimden siyasal gelişime katkıda bulunmuş önderler, kuruluşlar, sanatçılar bu durumdan kendi payına düşenleri aldı. Mahsuni de bu süreçte susturulmak istenenlerin başında gelmekteydi. Nitekim Mahsuni Nihat Erim'e yönelik yazdığı türküden ötürü de tutuklandı, cezaevinde yattı.
1974-80 dönemi ise sınıf çelişkilerinin daha da çetrefilleştiği yıllardı. Bu yıllarda emekçi sınıflar mücadelesi 60-70'den çok daha ileri bir hal almaktaydı. Örneğin DİSK önderliğinde 16 Eylül 1976'da gerçekleştirilen DGM'in kapatılması eylemleri işçi sınıfının mücadelesinin politikleşme yolunda önemli adımlar attığının işaretiydi.  16 Eylül DGM eylemlerinin başarıyla sona ermesinin ardından aynı nitelikte bir olguyu sendikal alanda yaratabilmek için çeşitli çalışmalar yapıldı sloganlar üretildi. "DGM'yi ezdik sıra MESS'te sloganları 76-77, 79-80 işyeri eylemlerinde de ses buluyordu. Bu yıllar Mahsuni; üç açıdan, önceki dönemlerini kısmen aşmaktaydı. Birincisi, bu dönem içerisinde Mahsuni'nin türkülerinde ezilenlerin bütününü kapsayan "halk" vurgusunu devam ettirmek ile birlikte "yoksulun sırtından doyanlar", "her ekmekte ter olması ne de güzel" gibi vurgularla da emek 'yandaş'lığını ortaya koymasıdır. İkincisi "sınırsız dünya", "mermiler çiçek olsa, mahkemeler avare kalsa" gibi vurgularla insanlığın taleplerine türkülerinde yer açmasıdır. Üçüncü ise bu dönemde 12 Mart'ta katledilen devrimciler için türküler söyleyip onları halka tekrar anlatma başarısı göstermesidir. "Zindancılar falakaya yıkmışlar/ Ilgıt ılgıt kanlarını dökmüşler/ Direm direm tırnağını çekmişler/ Kalenin içinde yatar bir yiğit/ İbom ölüyor, faşist gülüyor/ Sizin gibi insanlığı yiyenler" ile "Nurhak dağı senin yüce başında Ağustos'ta duman olur kar olur/ Hani benim ince boylu Sinan'ım yüreğime ataş düştü yanarım" bunlardan ikisi. 
12 Eylül egemenlerin amaçlarına ulaşması anlamında kendinden önceki iki darbeden çok daha başarılıydı. 12 Mart'ta önü kesilemeyen toplumsal muhalefete bu sefer çok daha planlı, çok daha vahşi bir darbe indirilmekteydi. Öyle ki 12 Mart'ın hemen ardından kendi yıkımlarını toparlayan, darbe karanlığında kaybettiklerinin mücadelesini devralan hatta geliştiren, hareketi daha da fazla siyasallaştıran emekçi sınıflar ve onların örgütleri 12 Eylül'de iyiden iyiye ezilmişlerdi. Bu sindirilme kendini kültür sanat alanında da bütün yoğunluğuyla hissettirmekteydi. Dönemin muhalif sanatçıları ya cezaevlerine doldurulmuşlar, ya da kendiliklerinden kalemi, sazı, sözü bırakmışlardı. Bir şekilde üretmeye devam edenler ise eleştirilerini hayli dolaylandırmak durumunda kalmıştır. En sonunda ise gerek, toplumcu, gerçekçi, eleştirel sanat alanındaki suskunluk, gerekse de devrimci örgütlerin fiili olarak toplumsal muhalefet alanının dışına itilmeleri, toplumun 60-80 arasında yaşadığı bilinç sıçramalarını iğdiş etmişti.
Mahsuni'nin de bu zifiri karanlık durumdan etkilenmemesi düşünülemezdi. Nitekim Mahsuni "12 Eylül'ü yazdım"2 dediği "Dom dom kurşunu" türküsündeki hedefini o kadar dolaylılaştırmıştı ki, İbrahim Tatlıses'in yanık sesinden bu türküyü dinleyenler, içeriğini düşünmek zorunda kalmadan, türküyle göbek atabiliyorlardı. Elbette halkın depolitize olması türküyü algılama açısından problemler yaratabilir ancak tekil olarak sorunun kaynağı bu noktaya indirgenemez. Sanatsal yaratımda biçim, içeriği örgütleyen ana etkendir ve burada sorunun ana kaynağı Mahsuni'nin ifadesini birkaç yıl öncesine göre hayli 'yumuşatması'dır. Sözgelimi "Amerika katil" türküsü hangi ortamda kim tarafından söylenirse söylensin Amerika'ya öfkeyi saklayamazken Dom Dom kurşunu bu geri duruma çok rahat düşürülebilmiştir.
Sadık Aytekin'in Evrensel Kültür'ün 126. sayısında "şansızlık" diye nitelediği emekçi örgütleri ile organik bağ kuramama Mahsuni'nin zaaflarındandı. Bir başka deyişle Mahsuni'nin en politik dönemlerinde bile kendini sınıf hareketine, emekçi örgütlerine 'yandaş ' olma ile sınırlaması, etkilerini 12 Eylül sonrası dönemde yeterince gösterdi. Mahsuni'nin bu dönemi takip eden yıllarda, özellikle  86-87'de gelişen toplumsal olaylara örneğin 89 Bahar eylemlerine 70'lerdeki heyecanı göstermemesi bir "şansızlık" değil, gerçekçi bir ifadeyle,  olsa olsa paradigmik farklılaşmasının yol açtığı,  bir geri duruştur. Mahsuni türküleri incelenirse bu dönemdeki eserler "geleneğin içine kapanma" pozisyonunu (Bugün ben şahımı gördüm, Hacı-Bektaş vb. gibi eserler yine bu döneme aittir) yansıtmaktaydı. Toplumsal muhalefetin kısmen yükseldiği dönemin özellikleri, ancak en acı katliam ve ölüm olayları aracılığıyla Mahsuni türküsüne girebilmiştir. Sivas olayları ve Metin Göktepe'nin katledilmesi gibi... Bu olaylar, zaten halkın tüm kesimlerinde tepkiyle karşılanmıştı. Bu anlamda da bu iki türkü (belki de sadece bu iki türkü) üzerinden Mahsuni'nin toplumsal mücadeleyi yaşadığı her dönemde geliştirme misyonu içerisinde olduğunu iddia edenler olsa olsa Mahsuni'nin 70'lerdeki gibi hatırlanmasını isteyen iyi niyetliler olabilir.
Bir noktada daha: Mahsuni'yi gerçekçi bir bakış açısıyla eleştirmek gerekliliği var. Olmadık arabeskçilerden, popçulardan Mahsuni mahlaslı türkülerin duyulması yine aşığın yaşadığı dönemdeki "herkes söylesin" iyi niyetliliği ile açıklanamaz. Sürekli üretme yeteneği gösteren Mahsuni'nin 'sadece kendi içeriğine göre onu biçimlendirecek müzisyenlere türkülerini verme' net tavrının olmadığını hisseden piyasanın da, ozanı meta üreten bir  fabrika olarak değerlendirmemesi söz konusu olamazdı. Son olarak söylenmesi gereken şey, Mahsuni'nin "anlam haritasının" son coğrafyasının 70'lerdeki kadar emeğin, emekçi sınıfların, devrimcilere ait olmadığıdır. Ölümünün ardından onu dergilerde, gazetelerde övgüyle ananlar, aslında 1970'lerde yaşadıkları heyecanlara ışık tutmuş o dönemde yaptıklarıyla bile ezilenler tarihine "büyük ozan" olarak geçecek genç Mahsuni'ye doğru selamlarını iletmişlerdir...

1 Mahsuni ile ilgili yaptığım bu çalışmada ozanın yaşadığı dönemle paralel gelişimini incelediğim için "anlam haritası" kavramı uygun göründü. Stuart Hall, kavramı, "ideoloji düzeyine ait her alandan öte, ortakduyuda söz konusu olan bilişsel-duygusal bütünden oluşur" şeklinde tanımlıyor. Kavram Meral Özbek'in Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski adlı kitabında 'Arabesk' kavramı için kullanılmıştır. Özbek arabeskin işlediği konular ve dönem içerisindeki gelişimini "Arabesk'in anlam haritası" olarak başlıklandırmıştır.
2 Mahsuni bu türküyü aynen şöyle anlatıyor, "Dom dom kurşunu, 12 Eylül'ün kendisidir. Vurulan bir toplumdur, vuran ise bin avcıdır. Darbenin hemen üzerine yazılmıştır" YÖN FM' Murat Taylan Mahsuni ile röportaj Şubat 1997

 

 

Cemali Mahzuni Baba’nın türküsü chill-out kulübünde çalarken bir zencinin kafa sallayarak "groove"a girmesi, bir Çinlinin çılgınca dans edebilmesi en güzel paylaşım

Ağırlıklı olarak Amerika'da geçirdiğimiz çocukluk dönemimizde müzik denince Türkiye'den ilk aklımıza gelen isimler Aşık Mahzuni, Feyzullah Çınar, Neşet Ertaş ve Zeki Müren oldu. Bu sanatçıların plakları evde sıkça çalardı. Babamız bağlamayı eline alınca, ilk parça genelde Aşık Mahzuni Şerif’in "Çeşm-i Siyahım" türküsü olurdu.

Mahzuni'nin yeri bizim için her zaman farklıydı. Çünkü o derinliği, acıyı, mutluluğu, haksızlığı, ezikliği ve aşkı çok özden, yalın bir şekilde, ona duygu yükleyerek yediden yetmişe herkese dinletebiliyordu. Sözüne ve sazına incelikli bir biçimde, aşkla yaklaşıyordu. Evrenseldi, faşist değildi: bağlaması hiçbir zaman silah, sözleri hiçbir zaman kurşun olmadı, insanları çok iyi tanıdığı gibi, ayrım yapmadan çok da iyi tanımlıyordu. Transparan bir gönlü vardı ve onu dinleyen o olabiliyordu. Her şeyden önce Aşık Mahzuni'nin vizyonu geniştir. Bundan dolayı hayatı boyunca genç, taze kalabildi. 60’larda farklı bir jenerasyonun gönlünde taht kurmuş, 70'lerde ve 80'lerde yine genç kalmış. Türk rock ve pop grupları ondan feyz almış. Onlarca parçası cover'lanmış. 90'lardan bugüne görüyoruz ki, Mahzuni parçaları, artık her tarzdan müzik içinde barındırabiliyor ve yeni söylenmiş gibi yorumlanabiliyor. Cemali grubu olarak, önünde saygıyla eğilerek, onun parçalarını farklı bir altyapıyla aranje edip yorumladık. Bunu hiçbir zaman "hadi albüme bir de türkü koyalım" düşüncesiyle yapmadık. Sadece Mahzuni'nin yaptığı işi benimsediğimiz ve parçalarını "fresh" bulduğumuz için yaptık. Ayrıca eskiyle yeniyi birleştirip, ikisi arasında müzikal ve duygusal bir "loop" kurabilmek grubumuz için her zaman önemli olmuştur. "Yuh Yuh" parçasını, endüstriyel altyapı üstüne bağlama koyarak distortion vokallerle yorumladığımızda tepkilerin nasıl olacağını çok merak ediyorduk. Bu türküyü tamamen post-modern bir boyuta taşımıştık. Sonuç çok iyiydi. Dinleyicilerimiz, yeni jenerasyon parçayı yine "fresh"miş gibi kanıksadı. Hatta Aşık Mahzuni, beraber katıldığımız bir televizyon programında şunları söyledi: "Şimdiye kadar birçok sanatçı parçalarımı yorumladı. Fakat hiçbiri Cemali'nin yerini tutamaz... Ellerine, ağızlarına sağlık." Gerçekten çok önemsediğimiz bir üstadın bize böyle bir iltifat yapması, kendimize açmaya çalıştığımız yol açısından çok önemliydi ve Mahzuni baba bizim gözlerimizde bunu görebiliyordu. O da anlamıştı ki biz, "Yuh Yuh" parçasını, yıllardır değişmemiş, kokuşmaya başlamış politik ortamı eleştirmek ve bunu sorgulamaktan aciz yeni jenerasyonun anlayabileceği bir dille hafiften iğnelemek için yorumlamıştık. Parça yine "fresh'ti. RTÜK bunu çok iyi anladı, hemen kılıcını çekti. Mahzuni babayla gerçek dostluğumuz böyle başladı. Her fırsatta görüşmeye çalışıyorduk; onu tanıdıkça önemi daha da büyüyordu. "Hayat?" isimli son albümümüzün çalışmalarına başladığımızda, California Berkeley Üniversitesi'nin müzik arşivlerindeki Aşık Mahzuni plaklarını incelemeye başladık. Bu albümler arasından iki parça bulduk: "Affetmem" ve "Şaka Maka". Hemen üstadı aradık, bu iki parçayı albüme almayı düşündüğümüzü söyledik. Mahzuni Baba şunu söyledi: "Yahu ben zaten size iki parça ayırmıştım. Hem nereden buldunuz siz o parçaları? Bende bile yok!" "Biz buluruz baba!"dedik. Her iki parçayı da elektronika-rock formunda aranje ettik, ayrıca Kanadalı bir remiksçi, kulüp remiksini yaptı. Amacımız, eskiyi yeniye taşıyan bu kavram aracılığıyla müzikal diskirminasyonu (ayrımcılığı) en azından kendi çapımızda aza indirgeyebilmekti. Mahzuni Baba’nın herhangi bir türküsü bir chill-out veya dans kulübünde çalarken bir zencinin kafa sallayarak "groove"a girmesi, bir Çinlinin çılgınca dans edebilmesi veya Malatyalı yaşlı bir teyzenin bu parçayı dinlerken gözyaşı dökmesi, bizce bu dünyadaki en güzel paylaşım. Biz bu paylaşımı Mahzuni Baba hayattayken yapabildiğimiz için ne kadar mutluyuz, bilemezsiniz. Onunla bir üstad ya da bir büyük gibi değil, bir dost gibi diyalog kurabiliyorduk. İnsan olarak alçakgönüllülüğü ve hoşgörüsü, onun yaşında tanıdığımız çok az insanda vardı. Hayatı boyunca önce acı çekmiş bir insan olmasına karşın, bu enginliğin altında çok güçlü ve erdemli bir kişilik yatıyordu, işte Mahzuni Baba’nın gönüllerde taht kurmasının sebebi bu. Onu sevgi ve saygıyla anıyoruz

 

Fikret Otyam Sevdiğim usta malı ezgileri kasete kaydedip gönderir, n’olur bunu başkasına dinletme derdi

Yıl 1961'di, tahmin ediyorum. Ankara'daki evime Osman Dağlı'yla geldi Mahzuni. Hasan Hüseyin Korkmazgil göndermiş onları. Evde büyük bantlı bir makara teybim vardı. Onunla kayıtlar yaptım. Mahzuni'nin üzerinde bir askeri kaput vardı. Postalları vardı. Mahzuni'ye göre iri yarı olan yanındaki adam sevimliydi. Evde çalıp söylediler. Sesine, deyişlerine hayran kaldım. O zamanlar, "Alevilik yanlış anlaşılıyor. Biz bunları değiştirmek istiyoruz. Ben Aleviyim. Osman, adından da belli, Sünni. Biz bunları ortaya koymak için yola çıktık. Yani bu ikiliği önlemeye çalışıyoruz elimizden

geldiğince" diyordu Mahzuni. Tabii ben her ozanı bağrıma bastığım gibi bu biri Sünni, diğeri Alevi ozanı da bağrıma bastım. Gençlik yılları dışında bütün hayatı adım adım ellerimde geçti Mahzuni'nin. Askerliğini bizim evde yaptı. Bandodaydı. Bana telefon ederdi, evci çıkmasını sağlardım. Evde bir oda onundu. Pijaması her zaman odasında dururdu. Bir sazı vardı, onunla çalıp söylerdi. Ben de mütemadiyen kayıt yapardım. Bana, baba, demeye başladı. Onun manevi babası oldum. Birkaç yıl önce 3. Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü'nü canlar bana uygun gördüler, sağolsunlar, hiç unutmam. Ertesi yıl ödülü Mahzuni'ye verdiler. Töreye göre ödülü , bir yıl önce kazanan veriyor. Biz çıktık Mahzuni'yle ödül töreninde sahneye. Mahzuni'nin ödülü aldıktan sonra bir şeyler demesi gerekiyor. Ağzından "manevi babam" yerine "öz babam" gibi bir laf çıktı. Onun gerçekten babasıydım. "Baba aşağı, baba yukarı..." Filiz de annesi oldu. Ona da "anne sultan" diyordu. Antep'te yıllar sonra karşılaşmamız ilginçti: Bir arkadaşım bir gece dedi ki, "Mahzuni de Antep'te. Hele bir arayalım." Telefonu aldı, "Mahzuni, sana acı bir haber vereceğim. Baba Otyam öldü" dedi. Ben de öbür telefondan dinliyorum. "Ya ölecek o kadar çok adam var ki... Ona sıra gelmez" dedi Mahzuni. "Gel ulan, şu adresteyiz" dedim. Çıktı, hemen geldi. Bir zamanlar "Dom Dom Kurşunu" çok meşhurdu. Hürriyet'in Sedat Simavi Ödülü'nü de almıştı o türküyle. Bir gün Mahzuni'ye, "Ulan nedir bu türküdeki keramet?" dedim, "millet dansediyor, horon tepiyor, göbek atıyor, halay çekiyor bu türküyle... Ulan

nasıl bir parça bu? Nereden aklına geldi bunu yazmak?" Doldurduğum bir bantta bunları uzun uzun anlatıyor. Ama ne oldu? O anda birçok deyiş, şarkı, türkü, beste gibi -hangi türde olursa olsun- geldi gitti bu türkü de. Ama Mahzuni'nin o kadar güzel yapıtları var ki.. Bunlar gelip geçici değil, kalıcı eserler. 12 Eylül'den sonra postayla paket göndermek zorlaşmıştı. Bir gün Antep'teki dostlardan iki kutu baklava gelmiş Gazipaşa Postanesi’ne. Hemen gittim, oradaki görevliden paketleri aldım. Birinin içinden bir kaset çıktı. Diğeriyse gerçekten baklavaydı. Baklavayı oradakilere bırakıp kaseti aldım. Arabada kaseti dinlemeye başladım. Mahzuni'nin benim için doldurduğu bir kayıttı. Evin iki dakikalık yolunu 60 dakikada gittim. Özlemiştim Mahzuni'nin sesini, türkülerini. Kaseti yarıda kesmeye kıyamamıştım. Bilemiyorum ama, aramızdaki gerçek bir baba-oğul ilişkisi olsaydı, bu kadar dürüst, dostça ve duygulu olur muydu?

Bende öyle kayıtlan var ki, şöyle başlıyor: "N'olur baba erenler, bu kaseti başka kimseye dinletme. Yalnız sen dinle." Ben barak havalarını, hoyratları , uzunhavaları çok severim. Bunları sevdiğim için bana özel bir kayıt yapmış mesela. Kendi türküleri yerine usta malı söylemiş. Nasıl içinden geldiyse, öyle okumuş... 23 Nisan 2002'de Ankara'da Pir Sultan Abdal Derneği'nin Çankaya şubesinde iki ozan için bir anma gecesi düzenlendi. Bu ozanlar, Çamşıhı'dan Mehmet Ali Kara Baba ve Feyzullah Çınar'dı. Dernek Başkanı Kamber Çakır beni de davet etti. Sergi için çalışıyorum. Mahzuni'nin de katılacağını duyunca daveti kabul ettim. O gece Mahzuni'yle yan yana oturduk, can cana konuştuk. Sanki son konuşmamızı yapıyorduk. Ona karşı tüm dostluğumu, sevgimi anlattım. Arşivimde en uzun kayıtlar iki büyük ozanındır; Kalbimin yarısı Feyzullah Çınar, yarısı Mahzuni Şerif'tir. O gece Kamber güzel bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra Mahzuni'ye dedim ki, "yahu Mahzuni, kafayı çekiyor musun?" Cevap verdi: "Vallahi baba erenler çekiyordum ama, doktorlar içki içmeme izin vermiyorlar." Ben de şeker hastası olduğum için içki içemiyorum. Mahzuni'ye dedim ki, "gel ulan, çıkalım seninle, birer kadeh rakı içelim bu gece." Ne yazık ki çıkamadık. Acayip bir geceydi. Bilemiyorum, anladık mı acaba onun gidip benim kalacağımı... Gecenin en ilginç sözü Kamber'den gelmişti: "Gelecek yıl yine burada, aramızdan ayrılan birisi için toplantı yapacağız." Allahım, korkunç bir şey bu! Üzgünüm ama, bu piyango bana baba diyen Mahzuni'ye çıktı. Geçenlerde Mahzuni öldükten sonra, benim eski arşivimden kaydedilmiş bir CD elime geçti. "Yaşım 40 Otyam Baba" diyor Mahzuni ve bana bir yığın vasiyette bulunuyor. Biliyor musunuz, ben Mahzuni öldüğünde ağlamadım. Daha öncesine gideyim , Feyzullah Çınar öldükten sonra hiç, ama hiç ağlamadım. Ahmed Arif bir şiirinde "ağlamak yiğit başınadır" der. Ben içimden ağlıyorum giden dostlanm için. Neredeyse bir yıl önce, Almanya'da bir dostum, "baba ilaki bana bir Feyzullah Çınar çalsana" dedi. Diyemedim ki "yahu Feyzullah öldü, sana başka bir şey çalayım." Gazipaşa'daki evimdeydik. Yukarı çıktım. Makara bantı çıkardım. Çalmaya başlayınca hüngür hüngür ağladım. Ama kadere bak, Mahzuni öldükten bir ay geçmeden elime o CD geçti, bir dinleyeyim dedim. Kulaklığı taktım, düğmeye basar basmaz vasiyeti gibi başlayan deyişini dinleyince nasıl ağladım... Filiz yanıma geldi, "ne oluyor?" diye, "Mahzuni öldü!" dedim. Mahzuni gerçekten çok erken öldü, diyebilirim. Ama yukarıdaki koca adam öyle uygun görüyor. Yapacak bir şey yok.

Tesadüfe bakınız ki, evde yeni bir film makarası buldum, içinden, Ankara'da Tolga Çandar'ın evinde Mahzuni'yle buluştuğumuzda çektirdiğimiz fotoğraflar çıktı. Biliyorsunuz, teybim her zaman açıktır, sürekli kaydeder. Mahzuni'yle buluştuğumuzda da söylediği şuydu: "Baba Otyam olmasa, acaba biz olur muyduk?" Haşa! Elbette olacaklardı. Ama ben onlara sevgi kanatlarımı açtım.

 

Aşık İhsani Aleviler Mahzuni'yi, burjuvaların Zeki Müren'i tuttuğundan daha çok tuttu Mahzuni iyi bir arkadaşımdı. Çok sevdim onu. Ölümüne çok üzüldüm. Onu ilk tanıdığımda 1960-61 yılıydı sanırım. Ankara'da tanıştık. O zamanlar türkülerine de konu olan Suna adlı hanımla evliydi. Sonra Suna'yı bıraktı, Fatma isimli bir hanımla evlendi. Çok seveni oldu Mahzuni'nin. Biz bütün halk ozanlan, onu çok sevdik. Ama Alevi kesimi bizden daha çok sevdi Mahzuni'yi, Alevi kesimi tarafından öyle şımartıldı ki, gökyüzüne çıkartıldı. Çünkü Alevi kesimi Mahzuni'yi kendine yakın buldu, sarıldı ona.

Mahzuni ilk zamanlarında bir-iki plak yaptı, ama tutmadı. Bir dönem usta malı türküler söylüyordu. Sonra kendi türkülerini yazdı. "Param yok ceketimi al / Aman doktor bak bebeğe" türküsüyle çok sevildi. Böyle Aşık Mahzuni Şerif oldu. Esas ismi Şerif Cınk'tır. Mahzuni'nin lirik sesine bir Pir Sultan gibi sanldı Alevi kesimi. Ne söylediyse aldılar. Biliyorsunuz, Alevi toplumu bayağı kalabalıktır. Mahzuni çok şımartıldı, şımartıldı, şımartıldı. Benim gibi değildi. Ben iğneliyordum. Toplam 17 kez parça parça içeri alındım türkülerim yüzünden.

Bir zamanlar çağdaş bir türkü söyleyeni götürüyorlardı. Mahzuni'yi de götürdüler. Nihat Erim'in iktidara çıktığı yıllarda "Erim erim eri-yesin" diye bir türküsü vardı, işte bu türküden dolayı bir-iki ay içeri attılar, Bu sözleri benim annem de bana diyordu, "erim erim eriyesin" diye. Bir gün Tepebaşı'nda Büyük Londra Oteli'nde akşam birlikteydik. Bana dedi ki, "halk ozanlannı halka şikayet edeceğim. Gel beraber edelim" dedi. "Ne yapmak istiyorsun Mahzuni?" dedim, "kaç çocuğun var senin?". "Sekiz çocuğum var" dedi. "Peki sen bu kadar türkü söyledin, plak yaptın, çok para kazandın. O çocuklara ne bıraktın?" dedim. "Maraş'ın Pazarcık toprağını alacağım, büyük bir toprak ağası olacağım" dedi. Yahu bu nasıl olacak? Hani ağalığa karşıydık? Bir türküsünde diyor ki, "etme ağam, ben de senin kardeşinim". Ben Öyle demedim, ben ağayı vurdum. Ağalar, şeyhler kene gibi sömürücülerdir. Ağalar yalnızca köylerde değildir. Şehirlerde de vardır. Halkı durmadan sömüren herkes ağadır. 1960'da Mehmet Ali Aybar benim başkanımdı. Ben istanbul'dan TlP'in birinci sırada milletvekili adayıydım. Mahzuni'nin de TİP'le ilişkisi söylendi ama ben hiç görmedim onu TiP çevresinde. Belki ben yokken bir ara uğramıştır. Dediğim gibi Mahzuni'nin dizelerinde kimi zaman elmas parçaları bulunabilir. Ancak basit bir halk ozanının yapacağı türküler yazdı Mahzuni. Alevilerin, yeryüzünde görülmemiş ilgisiyle çok ünlendi. Türkiye'de Zeki Müren bile bu kadar tutulmadı. Aleviler Mahzuni'yi, burjuvaların Zeki Müren'i tuttuğundan daha çok tuttu. Bütün plakçılar peşindeydi Mahzuni'nin. Halk ozanıydı, ama tam bir halk ozanı değildi. Piyasayı doyuran bir halk ozanıydı. Popçular, türkücüler çok beslendi ondan. Bundan sonra da çok beslenecekler. Çünkü biliyorsunuz, Aşık Veysel ölmeden önce kimse Aşık Veysel'i tanımıyordu. Aşık Veysel öldükten sonra ondan beslenmeye başladı piyasa. Şimdi Mahzuni'den de çıkar sağlamak isteyenler olacak. Çünkü Mahzuni'nin türkülerinde piyasayı besleyecek her şey var. Türküleri hazır. Mahzuni, Veysel gibi iyi bir ozandı. Hatta Veysel'den daha iyi konuştu Mahzuni. Mahzuni'deki elmas parçalarının hiçbirini Veysel'de bulamazsınız. Veysel konuşmasın diye meclisten maaş bile bağladılar. Düzen, konuşmayan bir insanı, yani oyalayan bir insanı ister. Veysel dedi ki, "zengin de bir, fakir de bir benim için". Hayır, zenginle fakir bir değil benim için! Zengin çaldığı için zengin olmuştur. Çalmadan kimse zengin olamaz arkadaş bu düzende. Daha önce kitaplarımda da yazdığım gibi, Veysel bizim doğmuştu, ama onların öldü. Mahzuni de bizim doğdu, ama Alevilerin öldü.

"Mahzuni'nin arkasından bunlar söylenir mi?" diyebilirler. Onu kıskandığımı da söyleyebilirler. Ama ben kimseyi kıskanmam arkadaş. Mahzuni genç ölmüş bir aşıktır. Onu çok severim. Arkasından yeni Mahzunilerin gelmesini de dilerim ki Mahzuni daha çok yaşasın. Ancak ben istiyorum ki, bu düzen değişsin. Ben bu düzeni beslemeyelim istiyorum arkadaş, anlatabiliyor muyum? Bu düzeni vuralım. Hiç değilse halkını aç bırakmayan bir düzen kuralım. Ne yazık ki Türkiye, halkını aç bırakıyor. Ben insanların bir evi, işi olsun istiyorum. Bu yüzden bunları söylemek zorundayım.

 

Osman Dağlı (Aşık Maksudi) Antepte cem yaptık, İstiklal Savaşı’ndan kalma bayraklarla bizi sahneden indirmeye çalıştılar Mahzuni'yle ikimiz Afşinliyiz. Köylerimiz arasında kısa bir yaya yolu var. Afşin'de bir arkadaşım Mahzuni'nin köyüne gidip gelirdi, ilk kez o bahsetti bana ondan. Saz çalıp türkü söylediği anlatılınca merak ettim. Yıl 1956 ya da 57'ydi. Berçenek'te tanıştık, ikimiz de ozan olarak çabuk kaynaştık. Büyük bir arkadaşlık başladı, sonra dostluğa dönüştü. Tabii Mahzuni Aleviydi, bense Sünniydim. Mezhepleri ortadan kaldırarak dostluğumuzu daha da güçlendirdik. Sonra bu düşüncemizi geliştirdik. Yolumuz Ankara'ya düştü. 1961'de Devrimci Halk Ozanları Derneği'ni kurduk. Ben başkandım, Mahzuni de ikinci başkandı. Fikret Otyamn, Sefer Aytekin, Halil Öztoprak, Hasan Altun, Çetin Artan, İlhan Selçuk gibi o dönemin aydınlarıyla aramızda bir bağ kurduk. O dönemde TİP'ten arkadaşlar bize sahip çıktı. 1961'de dernek olarak Ankara'da 36 ozanla Pir Sultan Abdal gecesi yaptık. Bu gece 550 sene sonra Pir Sultan için düzenlenen ilk anma törenidir. Böylece Anadolu'ya açıldık. Anadolu'da gezmediğimiz, konser vermediğimiz yer kalmadı diyebilirim. Mesela İsparta'da konser yasaklanıyordu, ama biz yine de meydanda çalıyorduk. Antep'te, Alevilerin gizli yaptığı ve herkesin iftira ettiği 12 Hizmet'i, yani cem törenini açıktan yaptık. Ondan sonra, İstiklal Savaşı'ndan kalma bayraklarla bizi sahneden indirmeye çalıştılar. Söylenmedik şeyleri söylüyorduk, Aynı zamanda "kimi dede, kimi hoca" da dedik. Hocasını da, dedesini de eleştirdik. Ne paraya ne de bir başkasına boyun eğdik. Anadolu'da Pir Sultan Abdal'ı yayıyorduk.

Benim geçmişimde şeriat düzeni içinde 17 sene hizmetim vardır. 17 yaşında Cami ve Minare Yaptırma Derneği'nde başkandım. 1961'deyse Devrimci Halk Ozanları Derneği'nde başkandım. Hayatım boyunca durmadan gelişen, bir araştırmacı gibi kendini eleştiren birisi oldum, içinde yaşadığım toplumun sorunlarına yürekten sahip çıkan bir yapım vardır. Bu düşünceler Mahzuni'yle de birleşince, ikimiz Alevi ve Sünni ayrımını orta bir misyon yüklendik.

 

Dernek kurulduktan sonra, askerliğimiz sırasında Aşık Hüseyin Çırakman dostumuz başkanlığı sürdürdü. Ondan sonra başkaları yönetti. Sivas'tan, Maraş'tan. Malatya'dan pek çok ozan arkadaşımız katıldı aramıza. Böyle sürüp gitti dernek. Hâlâ Ankara'da, o derneğin uzantısı sayılabilecek Halk Ozanlan Derneği vardır. Ama tabii ki kişiler değişti. Toplumsal olaylar geldi, geçti. Mahzuni'nin türküleri uzun yıllar çok tutuldu. Birçok şarkıcı onun türküleriyle meşhur oldu. Mahzuni'nin türküleri, gelenek-

sel halk ozanlığını yırtan, onun yerine halkın sorunlara cevap veren türkülerdi. Bu yüzden halk tarafından çok sevildi. Halkın söyleyemediklerini söylemeye çalıştı Mahzuni. Ben de aynı yolun yolcusuydum. Onun eserlerinin bir yönüyle yapıcısı bendim. Benim eserleriminki de oydu. Halkın genellikle ezilen, horlanan kesimiyle, Alevi toplumunun söyleyemediği konularla ilgilendi Mahzuni. Bu büyük bir adımdı. Halk bizi sevdi. Daha doğrusu "özgün" türkülerimizi çok sevdi. Hem sosyal içerikli ezgileri, hem de lirik türkülerimizi çok tuttu. Özellikle taşlama, ikimizin türkülerinde de görülür. Bir Kazak Abdal, Kaygusuz Abdal ya da Seyrani gibi her türlü taşlama şiiri, çocukluğumuzdan beri bizi besleyen kaynaktır.

1969'a kadar Mahzuni'yle birlikte çalıştık. Ankara'da bir evde 13 yıl birlikte yaşadık. Yani hiç kimsenin yaşamadığı bir dostluk, yoldaşlık yaşadık. Hatta Alevilikte musahiplik derler bu kardeşliğe. Biz de gerçekten musahip olamasak da musahipmişiz gibi yaşadık. Hiçbir problemimiz olmadı. Müstesna bir hayat yaşadık. Ondan sonra Mahzuni TİP çevresindeki halk ozanlarından ayrılıp Birlik Partisi çevresine girince, aramızda düşünce ayrılıkları başladı. O zamanlar o partinin Türkiye'deki Alevileri kurtaramayacağını düşünüyordum. O dönemden sonra ben çizgimi devam ettirdim, Mahzuni de kendi çizgisini devam ettirdi. 1971'de zorunlu olarak yurtdışına çıkmak zorunda kaldım. O günlerde Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu gibi ozanlarla bir gece yapmıştık. 71 ihtilâli olunca ben sıkıyönetime düştüm. Arkadaşlarımızın birçoğu tutuklandı. Ben de o dönemde yurtdışına çıktım. Yıllar sonra sık sık Almanya'da bir araya geldik. Hep eski günleri konuştuk. Anılarımız tükenmez bizim. Ne olursa olsun, dostluğumuz bitmez... Ölene kadar o benim için sazıyla sözüyle bu topraklann en güçlü ozanlarından biri ve yıllar önce Berçenek'te tanıdğım, bizim yörenin türkülerini çok güzel söyleyen bir ozan olarak kaldı.

 

Edip Akbayram Toplumcu müzik akımı içinde yer almamı

                                      Aşık Mahzuni’nin türkülerine borçluyum

 

1972 yılında Altın Mikrofon Yanşması'nda birincilik kazanmıştım. Birincilik kazandığım parça, kendi bestem olan "Kükredi Çimenler”di. Yanşma dolayısıyla bir 45'liğim yayınlanacaktı. Plağın arka yüzüne parça aramaya başladım, Bu arada Mahzuni Şerif'in "Boşu Boşuna' 45'liği elime geçti. Türküyü dinleyince, tamamen Edip Akbayram üstüne oturmuş bir elbise gibi geldi bana. Anlatılan Türkiye coğrafyasıydı. Plak yayınlanınca benim birincilik kazanan bestem yerine, "Boşu Boşuna" kitleler tarafından çok beğenildi. "Aşık Mahzuni Şerif kimdir?" arayışına girdim. Berçenekli olduğunu öğrendim. Diğer 45'liklerini araştırınca korkunç bir arşiv çıktı karşıma. Benim toplumcu müzik akımı içinde yer almamın en önemli nedenleri arasında Mahzuni Şerif'in türküleri gelir. Daha sonra Mahzuni Baba'yla tanışma fırsatını buldum. Birbirimizi gerçekten çok sevdik. 1972'de "Boşu Boşuna", 74'te "Garip" patladı. Daha sonra diğer parçalar ardı ardına geldi. 1972-1980 arasında Türkiye'de pop müzik dinleyen gençlik, Cem Karaca, Selda ve benim gibi pek çok arkadaşımızın söylediği parçalarla tanımaya başladı Mahzuni Şerif'i. Bu ülkede yaşayan kültürlerin müziklerinin modası hiçbir zaman geçmiyor. 70'li yıllarda Türkiye'de aranjman modası vardı. Avrupa'da hit olmuş şarkılara Türkçe sözler yazılırdı. Bunları Ajda Pekkan gibi pek çok sanatçı okuyordu. Ama o sanatçının Avrupa'daki işlevi ve önemi kaybolduğu zaman, onun şarkılarını Türkiye'de okuyanların da işlevi kayboluyordu. Ama ben her okuduğum Mahzuni Şerif türküsünde bir adım daha ileri gidiyordum. O zamanlar teknik olanaklar neyse, biz de bunları kullanmaya, Batı'daki standardı yakalamaya çalışıyorduk. Sazlanmız onlarınkinden farksızdı, ama sözlerimiz ve müziklerimiz oldukça güçlüydü. Batı 'da pek çok toplumun müzik dehası, Mozart'ı, Bach'ı vardır. Benim toplumumun da Mozart'ı, Neşet Ertaş ve Mahzuni Şerif'tir.

Konserlere de beraber çıkardık. 1977-78 yılında. İzmir Fuan'nda, karşımızda 15 kafa sanatçı vardı. İbrahim Tatlıses' inden Muazzez Abacı 'sına, Bülent Ersoy'una herkes orada... O kadronun karşısında Edip Akbayram ve Mahzuni Şerif olarak her gün Ekici Över Gazinosu'nda binlerce kişiye konser verirdik, insanlar kucaklannda çocuklanyla gece yarısına kadar bizi izliyordu. Önce ben

çıkıp Mahzuni türkülerini söylüyordum, sonra Mahzuni'nin anonsunu yapıyordum: "Şimdi dostlar, bu türkülerin yaratıcısı sazıyla bu türküleri söyleyecek..."

Mahzuni babanın doğaçlamasını ve aniden parça yazma yeteneğini bildiğim için beraberken yanımda hep bir teyp taşırdım. Konser öncesinde sohbet ederken birden "Edip dur, bir parça yapıyorum" dedi. Hemen teybin düğmesine bastım. O an "Zalim Zalim" türküsünü yazdı doğaçlama olarak. Canlı şahidi benim. "Dünya zalımlar dünyası / Gelen zalim giden zalim / İnsanlığın yüzkarası / Hayvan gibi ölen zalim // Almış ele arsızlığı / Baştan başa yersizliği / Bilmem neden hırsızlığı / Yapan değil bilen zalim // Zalim zalim zalim zalim / Ne olacak benim halım..." Söyledi ve "Edip dost, bunu yeni albümüne koy" dedi. Bir milyonun üstünde sattı plak... Yine İzmir Fuarı'nda olduğumuz günlerde sağ basın hakkımızda yazılar yazıyordu. "Edip Akbayram, Aşık Mahzuni Şerif, Cem Karaca, Melike Demirağ fuarda komünizm propagandası yapıyor!" diyorlardı, İzmir Fuarı'ndaki son günümüzde dediler ki, "Aman bugün son gününüz. Ağzınızdan çıkacak kelimelere dikkat edin. Sizi şubeye alacaklar"... Tabii bu duyumları Mahzuni Baba'ya söyledim. Baba sahneye çıkınca Allah ne verdiyse konuşuyor... "Tamam dost. dikkat ederim" dedi. Sahneye çıktı, "Dumanlı dumanlı oy bizim eller"in ilk dörtlüğünü söyledikten sonra, "gidecek bu baştaki itoğlu itler!" diye bağırdı. Ortalık karıştı tabii. Gözümü bir açtım ki Bornova dağlarında bir arabayla üniversiteli gençler bizi götürüyorlar... İyi bir dost, iyi bir ağabeydi benim için. Müzik otoritelerinin dediği gibi, son yüzyılın Pir Sultan'ıdır Mahzuni Şerif. Söz ve müzik birlikteliğinin bu kadar güçlü olduğu bir ozan tasavvur edemiyorum Tabii ki Neşet Ertaş var, ama o politik olarak farklı bir yerlerde, ikisi de ürettikleriyle yeri doldurulmayacak ozanlardır. Mahzuni Şerif'in politik yapısı olduğu için, Türk siyasi yaşamında müzikal anlamda da çok büyük faydaları olmuştur. Grevlerde, işçilerin yanındaydı. 80 darbesi öncesinde topluma vermiş olduğu enerji, direnç gözden kaçırılmayacak öğelerdir. Aşağı yukarı 32 yıldır politik müziğin içinde ben de vanm. Tabii ki Mahzun Baba yaşça bizden daha büyük, daha deneyimli ve olgun. O, slogancı bir müzik ya da arkasını bir partiye, örgüte dayayan bir müzik yapmamıştır. Böyle bir müzik hiçbir zaman ileriye gidemez, çünkü örgütler değişir, partiler biter, yenisi kurulur, Bunlara bağlı olan sanatçı da bunlarla batar gider. Biz Mahzuni Baba’yla böyle bir ortamda yer almadık. En büyük avantajımız buydu. Kavganın yanında sevdayı da yaşadık. Sanatçı budur. O zamanlar Aşık Ihsani Baba gibi ozanlanmız sahneye çıkar, sazını kalaşnikof gibi kaldınr, türkülerini söylerdi. Mahzuni Baba böyle olmadı. İhsani Baba'nın misyonu farklıydı, onu da öyle kabul etmek lazım. Benim için en büyük onur, Mahzuni Şerif'i tanımak ve onunla aynı çağı yaşamaktır.

DEVAMI YARIN...

 

 

Yazarlar

A.Süreyya DURNA
A.Süreyya DURNA
Adem GÜNDOĞAR
Adem GÜNDOĞAR
Afşin Halit Aksu
Afşin Halit Aksu
Ali Başpınar (Çöteli)
Ali Başpınar (Çöteli)
Ali Rıza Ceviz
Ali Rıza Ceviz
Av.Mehmet Turan
Av.Mehmet Turan
Av.Murat Bozkurt
Av.Murat Bozkurt
Bahri BOLAT
Bahri BOLAT
Cuma Tahiroğlu
Cuma Tahiroğlu
Doğan Akpınar
Doğan Akpınar
Erol Boyunduruk
Erol Boyunduruk
Fethi Uğurlu
Fethi Uğurlu
Fevzi Kaynak
Fevzi Kaynak
Furkan Cansoy
Furkan Cansoy
Galip Özer
Galip Özer
H.İbrahim Genç
H.İbrahim Genç
Halil DEMİR
Halil DEMİR
Haşim Kalender
Haşim Kalender
İsmail Çelik
İsmail Çelik
Kerem AKPINAR
Kerem AKPINAR
Mehmet Gören
Mehmet Gören
Mehmet Gözükara
Mehmet Gözükara
Mehmet Mortaş
Mehmet Mortaş
Mevlüt Kır
Mevlüt Kır
Necmi Kızılay
Necmi Kızılay
Adem KÖKER
Adem KÖKER
Nurettin Ertekin
Nurettin Ertekin
Nuri Siyami Demir
Nuri Siyami Demir
Oğuzhan Köker
Oğuzhan Köker
Ömer Arslan
Ömer Arslan
Osman KONAK
Osman KONAK
Refik Gündoğar
Refik Gündoğar
Salih Zeki ŞAHİN
Salih Zeki ŞAHİN
Şeref Ertekin
Şeref Ertekin
Tahir Görenli
Tahir Görenli
Tuğba Söyler
Tuğba Söyler
Veli Kabaağaç
Veli Kabaağaç
Yakup Canpolat
Yakup Canpolat
Zihni Ertuğrul
Zihni Ertuğrul
Yusuf GÖKDOĞAN
Yusuf GÖKDOĞAN
Bedir ÖZKÖK
Bedir ÖZKÖK
Malik Ejder İNAL
Malik Ejder İNAL
Mustafa HAMİŞ
Mustafa HAMİŞ
Mustafa KÖŞ
Mustafa KÖŞ
Ramazan KIRAÇ
Ramazan KIRAÇ
Mehmet AYGÜN
Mehmet AYGÜN
Mehmet TAHİROĞLU
Mehmet TAHİROĞLU
NAZMİ GÖKDOĞAN
NAZMİ GÖKDOĞAN
EYÜP ŞAHAN
EYÜP ŞAHAN
Alaaddin AĞCADAĞ
Alaaddin AĞCADAĞ
FİKİR YELPAZESİ
FİKİR YELPAZESİ
ADEM TÜRKHAN
ADEM TÜRKHAN
CUMA AYAR
CUMA AYAR

Müzik Kutusu



Günün Sözü

Dünya şehvetlerle donatılmış, âfetlerle kuşatılmıştır. Dünya malının helalinin hesabı, haramının azabı vardır. Dünyaya yakınlık ve ilginiz ona göre olsun.
İbn-i Semmak -

Sayaç

mod_vvisit_counterBugün709
mod_vvisit_counterDün1448
mod_vvisit_counterBu Hafta1418
mod_vvisit_counterGeçen Hafta9078
mod_vvisit_counterBu Ay27011
mod_vvisit_counterGeçen Ay44468
mod_vvisit_counterToplam936712

IP: 38.107.179.232